Perspektif

Amerikan emperyalizminin patlaması Avrupa’ya ulaştı: Grönland çatışması ve emperyalist savaşa karşı mücadele

17 Ocak 2026 Cumartesi günü, Grönland'ın Nuuk kentinde bir kalabalık, Trump'ın Grönland politikasını protesto etmek için ABD konsolosluğuna doğru yürüyor. [AP Photo/Evgeniy Maloletka]

Makalenin İngilizce orijinali 20 Ocak 2026’da yayımlandı.

ABD kapitalizmi, Almanya’yı 1914’te savaş yoluna sokmuş olan aynı sorunlarla boğuşuyor. Dünya paylaşılmış mı? O zaman yeniden paylaşılması gerekiyor. Almanya için sorun, “Avrupa’yı düzenleme” sorunuydu. ABD’nin dünyayı “düzenlemesi” gerekiyor. Tarih, insanlığı, Amerikan emperyalizminin volkanik patlamasıyla karşı karşıya getiriyor.

Lev Troçki bu uyarıyı yayınladıktan 90 yıl sonra, Amerikan emperyalizminin “volkanik patlaması” yeni ve özellikle patlayıcı bir aşamaya girmiş durumda. Donald Trump’ın yeniden başkan olarak göreve gelmesinden bir yıl sonra, ABD’nin saldırgan dış ve askeri politikası sadece bağımlı ülkelere ve ilan edilmiş düşmanlara karşı değil, Avrupa’daki kendi emperyalist müttefiklerine karşı da giderek tırmanıyor.

Yıl, Venezuela’ya yönelik yasa dışı saldırı ve ülkenin Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla başladı; bunu ABD destekli bir rejimi dayatmak için İran’ı açıkça bombalama tehdidi takip etti. Şimdi bu politika açıkça Avrupa’ya karşı yöneliyor.

Hafta sonu Trump, Grönland’ın mülkiyetine ilişkin sözde hak iddialarını yineledi ve planlarına karşı çıkan Avrupa hükümetlerini büyük ticaret yaptırımları ve askeri sonuçlarla tehdit etti. Norveç başbakanına hitaben yazdığı mektupta, “Grönland üzerinde tam ve eksiksiz kontrolümüz olana kadar dünya güvenli olmayacak,” diye yazdı. Aynı zamanda, artık “sadece barışı düşünmek” zorunda hissetmediğini alaycı bir şekilde belirterek, askeri güce başvurma isteğini açıkça ortaya koydu.

Grönland üzerine anlaşmazlık, dengesiz bir başkanın yeni bir çılgınlık patlaması değil, ABD emperyalizminin stratejik çıkarlarının bir ifadesidir. Arktik, doğal kaynakları, yeni ortaya çıkan denizyolu rotaları ve muazzam askeri önemi nedeniyle küresel rekabetin merkezi bir arenası haline gelmiştir. Washington, Grönland’ın kontrolünü, Kuzey Atlantik’teki hakimiyetini güvence altına almak ve hem Çin hem de Rusya’ya karşı koymak için gerekli görmektedir. Danimarka’nın egemenliğinin ve Avrupalı müttefiklerin çıkarlarının bir kenara itilmesi, savaş sonrası transatlantik düzenin parçalanmasının ne kadar ilerlediğini göstermektedir.

Trump’ın icraatları, ABD’de ve dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, Avrupa halkı arasında da yaygın bir öfke ve muhalefete yol açmıştır. Ancak işçiler ve gençler, Avrupa hükümetlerinin ilerici veya barışçıl bir alternatif sunduğu yanılgısına kapılmamalıdır. Berlin, Paris ve Brüksel’deki egemen sınıflar, ABD’nin tehditlerine Beyaz Saray’daki faşiste ve emperyalist savaşa karşı harekete geçerek değil, kendi saldırgan önlemlerini alarak ve açıktan ekonomik ve askeri çatışmaya hazırlanarak yanıt vermektedir.

Avrupa Komisyonu sözcüsü, şubat ayı başında 93 milyar avro değerindeki ithalata özel AB gümrük vergilerinin yürürlüğe girebileceğini doğruladı. Bu önlemler, geçen yıl hazırlanan ve gerektiğinde otomatik olarak devreye girecek şekilde tasarlanan kapsamlı bir paketin parçasıdır.

Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, ileri adımları tartışmak üzere özel bir zirve düzenleneceğini duyurdu. Önde gelen politikacılar, misilleme ve tırmanıştan açıkça bahsediyorlar. Avrupa Halk Partisi Başkanı Manfred Weber, Avrupa’nın “güçsüz olmadığını” ilan etti, ticaret anlaşmalarını dondurmakla övündü ve AB’nin ABD şirketlerini kamu ihalelerinden dışlamasına, ödemeleri askıya almasına ve kapsamlı ekonomik karşı önlemler almasına olanak tanıyan “ticaret bazukası” da denilen Zorlamaya Karşı Araç’ı kullanmakla tehdit etti.

Burjuva düşünce kuruluşlarında, ABD ile Avrupa arasında savaşı bile içeren senaryolar artık açıkça tartışılıyor. Brüksel’deki araştırma enstitüsü Bruegel’in kıdemli araştırmacısı Jacob Funk Kirkegaard, “Ya ticaret savaşı yaparız ya da gerçek bir savaşa gireriz,” dedi. Bu tür açıklamalar, çatışmanın ekonomik anlaşmazlıklarla sınırlı olmadığını, emperyalist güçler arasında kaynaklar ve nüfuz alanları üzerine mücadelenin NATO’yu ve tüm savaş sonrası sistemi parçaladığını ve açık bir ticaret savaşına ve nihayetinde savaşa dönüşmekte olduğunu vurguluyor.

Avrupa hükümetlerinin uluslararası hukuk, insan hakları ve “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi ikiyüzlü söylemleri, sadece hor görülmeyi hak etmektedir. Onlar son otuz yılda, Kosova’dan Afganistan’a, Irak’tan Libya’ya kadar ABD’nin önderlik ettiği her saldırı savaşını desteklediler. Sadece birkaç gün önce, ABD’nin Venezuela ve İran’a yönelik saldırganlığına destek verdiler. Gazze’yi yerle bir eden ve çoğunluğu kadın ve çocuk on binlerce Filistinlinin katledildiği soykırıma suç ortağı oldular.

Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürütülen savaşta, Avrupa güçleri şu anda en agresif rolü üstleniyorlar. Bu savaş, NATO’nun Rusya’yı sistematik olarak kuşatmasıyla kasten kışkırtıldı ve şimdi Avrupa’yı militarize etmek ve nükleer silaha sahip Rusya ile doğrudan bir çatışmaya hazırlanmak için istismar ediliyor. Rusya ile çatışmada, büyük Avrupa güçleri, Washington’un Moskova ile Avrupa’nın çıkarlarını, özellikle de hammaddeye erişimini dışlayan bir anlaşma yapmasından korktukları için Trump’ı “yumuşak” olmakla eleştiriyorlar.

Mevcut durumda, Yeşiller ve Sol Parti en gerici güçler arasında yer alıyor. Grönland’ın militarizasyonunu açıkça destekliyorlar ve Berlin ve Brüksel’den daha sert önlemler almasını talep ediyorlar. Önde gelen isimler, Alman askerlerinin bölgeye konuşlandırılmasını memnuniyetle karşılarken, bunun yeterli olmadığını vurguluyorlar. “Grönland ile dayanışma” bayrağı altında, Avrupa/Almanya’nın agresif bir dünya gücü politikası izlemesini savunuyorlar. Alman konsoloslukları açılması, askeri varlık ve AB’nin daha güçlü bir rol oyması çağrıları, bu partilerin devlet aygıtına tamamen entegre olduklarını ve yeniden silahlanmanın ideolojik öncü gücü olarak işlev gördüklerini ortaya koyuyor. “Dördüncü dünya gücü Avrupa” vizyonları, emperyalist rekabet ve savaş hazırlığı programından başka bir şey değildir.

Açıkça belirtelim: Avrupa’daki işçiler ve gençler sadece Amerikan emperyalizminin değil, aynı zamanda Avrupa emperyalizminin “volkanik patlaması” ile patlamasıyla karşı karşıyadır. Bir ticaret savaşı bile Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçiler için yıkıcı sonuçlar doğuracak, Büyük Buhran’la karşılaştırılabilir ölçekte yaygın işsizlik ve yoksulluğa yol açacaktır. Bunlara, böyle bir çatışmanın milyonlarca insanın hayatını tehdit eden askeri bir savaşa dönüşme tehlikesi eklenmektedir.

Avrupa güçlerinin yeniden silahlanma planlarının boyutu, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından önceki yılları hatırlatmaktadır. Özellikle Alman emperyalizmi, büyük güç geleneklerini bir kez daha açıkça canlandırıyor ve Rusya’ya, ABD’ye karşı ve dünya çapında çıkarlarını öne sürmek için kıtayı askeri olarak yönetme hedefinin peşinden koşuyor.

Bu gelişme, Troçkist hareket tarafından uzun zaman önce öngörülmüştür. 1991 yılında, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), “Emperyalist Savaşa ve Sömürgeciliğe Karşı Manifesto”sunda, Irak’a saldırının sadece yeni sömürgeci savaşlar dönemini başlatmakla kalmayıp, emperyalist güçler arasındaki çatışmaları da özellikle de 20. yüzyılda iki dünya savaşında karşı karşıya gelen ABD ile Almanya arasındaki tarihi antagonizmayı da şiddetlendireceği uyarısında bulunarak şöyle yazmıştı:

Avrupalı emperyalistler kaderlerini Amerika Birleşik Devletleri’nin ellerine bırakmaya niyetli değiller. Irak Savaşı’nın ardından Avrupalılar, Amerika Birleşik Devletleri’nin hâlâ başrolü oynadığı NATO yapısından bağımsız olarak kendi “hızlı müdahale gücü”nü kurmak için adımlar attılar. Alman egemen sınıfı, 21. yüzyılda dünya siyasetindeki konumunun, 20. yüzyılın ortalarında uğradığı askeri yenilgiyle belirlenmesini kabul edemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur.

Bugün artık açık çatışma noktasına gelinmiştir. Ama aynı zamanda, DEUK’un temel nitelikteki bir başka analizi de doğrulanmaktadır. Toplumu kaçınılmaz olarak savaşa sürükleyen kapitalist sistemin çelişkileri —küresel ekonomi ile ulus devlet sistemi arasındaki çelişki ve üretimin toplumsal karakteri ile özel mülkiyet arasındaki çelişki— aynı zamanda sosyal devrimin nesnel temelini de oluşturmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump’ın faşizan politikalarına karşı direniş hızla büyüyor. Küresel mali sermayenin merkezi olan New York’ta, 15.000 hemşire, şehrin tarihindeki en büyük hemşire grevini yapıyor. Minneapolis’te, göçmenlik polisi ICE tarafından Renee Nicole Good’un öldürülmesinin ardından işçiler genel grev hazırlıkları yapıyor. Ülke genelinde, egemen oligarşi ve devlet aygıtı giderek daha otoriter ve faşist hale geldikçe protestolar ve grevler yoğunlaşıyor.

Avrupa’daki işçiler ve gençlerin yönelmeleri gereken güç küresel işçi sınıfına yönlendirmelidir. Berlin, Paris, Londra veya Brüksel’deki hükümetler ya da AB’nin yeniden silahlanma programlarını ve Avrupa militarizmini “ilerici” retorikle süsleyen sahte sol partiler işçilerin müttefikleri değildir. Onların doğal müttefikleri, ABD’de ve dünyanın dört bir yanında aynı savaş, kemer sıkma ve diktatörlük gelişmesiyle karşı karşıya olan işçilerdir.

Trump’ın “güçlü olan haklıdır” şeklindeki faşizan politikasına cevap, Avrupa’nın yeniden silahlanması değil, tüm emperyalist savaş çığırtkanlarına karşı işçi sınıfının uluslararası seferberliğidir. Tek ilerici perspektif, savaşı doğuran kapitalist sistemin yıkılması ve uluslararası bir sosyalist toplumun inşasındadır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve onun şubeleri olan Sosyalist Eşitlik Partileri, ABD’de, Avrupa’da ve tüm dünyada bu program için mücadele ediyor.

Loading